Yolculuğun hoş tarafı; gittiğin her yerde hayat miniktir. Otele gidersin, minik sabun, minik şampuan, tek kişilik tereyağı, minik gargara ve tek kullanımlık diş fırçası... Bakıyorum, yanımda, oturan tek kullanımlık insanlar...
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir
Yolculuğun hoş tarafı; gittiğin her yerde hayat miniktir. Otele gidersin, minik sabun, minik şampuan, tek kişilik tereyağı, minik gargara ve tek kullanımlık diş fırçası... Bakıyorum, yanımda, oturan tek kullanımlık insanlar...
Yağmur buğusu, bir el yazması
En kuzeybatı sınırımız neresidir? İpucu yok. Fotoğraf karesinde saçını yüzünün neresinde topladığın önemsiz. Thales tözü neye indirgemişti ya hani?
Woolf cebine çakıl taşları doldurup denize karşı yürümüştü. Suyu seçmişti tüme varmak için. Suda "an"laşmıştı.
Ve ben yağmuru hiç sevmiyorum. Yeni değil eski. Bundan bilmem kaç sene önce toprağa basamazdım bile, yeni yeni basmaya başladığımı söylemiş miydim sana..
Bilmek ve Ölmek
[..."Bilinen bilinmezlikler" olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturmıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. Değiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmemecesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklanınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.
"Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız." Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacına simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.
Tabu, bilgi ve ölüm... İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek...]
...der Hrank Dink 2004'te.
Fotoğrafın sol cephesine göz atarsan Adem ile Havva'yı görürsün. Hemen sağ taraflarında da yasak ağaç ve ağaca dolanmış yılan. Eski Ahit'ten sahnelerle çevrilmiş Akdamar Kilisesi. "Ah Tamara!" diyen bir saf var ama onun da ötesinde anlatılacak bir alay şey var. Tarihten gel günümüze, 1915'te tıkanıyorsun. Hm bir de 1951 miladı var. Yaşar Kemal'in sihirli dokunuşu olan. Koşma hemen wikipedia, eksisozluk bilmem ne. Zaten yazan 2 cümlelik bilgi...
Sonra fotoğrafta çık yukarı, kilisenin çatıyı çevleyen dairemsi süslemelere. Değişik hayvan figürleri, araya insan yüzleri yerleştirilmiş. Birbirini kovalayan döngüsel bir hareket var orda taşa dantel gibi işlenmiş.
Bilahare anlatacağım bunları sana blog. Şimdi değil. Canım istediğinde. En nihayatinde "bilmek ve ölmek" demiş Hrank Dink.
Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim, başka bir insan olarak uyanabilir miydim?..
Kesinlikle sıradan bir insan geceleri uyuyordur, sıradan düşler görmektedir, sadece bir gece yatar ve artık eskisi gibi değildir her şey değişmiştir, ertesi sabah parçalanmış olarak uyanır gecenin en karanlık saatlerine bir şey ruhu üzerinde güçlü bişeyler yapmıştır o huzur duygusu artık gitmiş yerine açıklanamaz bir aldatılma hissi almıştır, gençliğinin fantezileri kaybolmuştur, dünyanın geri kalanından uzaklaşmıştır,bütün inançları yavaş yavaş yok olmaya başlar ..peki ne yapar ? – parçalanan ruhunu onarır —peki nasıl ? – doğayla birlikte, bir başkasını severek, birlikte insanlığın peşini hala bırakmayan o en eski ve çözülememiş gizemin perdesini aralayacaklar öyle ki sadece sevgililerin yapabileceği şekilde... --çok kolaymış gibi söylüyorsun... -- aslında görüldüğü kadar zor değil... Sana sırrını açıklayayım...Bu dünya büyülerle dolu her yanımızı sarar sadece buna inanman gerekir...
Gökyüzünün her yerde aynı olduğunu düşünsen de kendini bu boşluktan kurtaramazsın ve ağlarsın .. ya da..
tek kelime
Assos
Tempus fugit et nos fugimus in illus
Sanırım en çok bilmediğimiz dolanıyor aklımızda. Hayal gücümüzün sınırları kadar büyütüyoruz. Bizi boğuyor sonra bazı. Ne gerek? Makine değiliz elbet. İnsanız. Gereklilik kipleriyle yaşayamayız. En kötü ya da en iyi halleriyle değil de, bütünüyle hatırlarsak "o şey"i ya da "leri".
Erdemlere bel bağlamadan; herşey doğru olabilir, yanlış da olur/olabilir bunu bilerek-bilmeyerek söylüyorum. Ne diyorum? Nazım'ın şiiri var ya "sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?" Değil. Böyledir bazen. Var olmaya can atmadan keyfine bakmak. Olabildiğince, olduğunca... Başa çıkabilmek için önce kabullenebilmek, kendine dışarıdan bakabilmek gerek sanırım. Sonra diyorum işte buna gücün var mı? Gücüm varsa tekar soruyorum, buna gerek var mı?
Kendini tanrı ilan et, yeni yasalar koy, Hieratosyonlar yaptır, şölenler düzenlenmesini emret. İki bin yıl sonra insanlar hayran kalsın sana -ya da hümanizmana, ya da her ne boksa. Kommagene kralı Antiokhos I ol. Kendine Theos sıfatı ver. Oğlun Mithadates II bile kullanmasın bu sıfatı. İşte!..
Konuşan steller kalır bir kısım insanın ardından. Görmüşsündür, belki önünden geçip gittin. Dinle bak ne der; "Some say that the spirits of the dead, after great tribulations in life, fly into wide heaven. This is only myth, because all that you bring (to burn) as supplies is a useless fire! But when the stale speaks, it silently reveals who I was..." 34 yaşında istemeden yeraltı dünyasının kapısına bırakılan Romana dile geldi. Neden İngilizce yazdım? Hepimiz papağanız ya ondan.
Biliyorum, yineliyorum "hayat çok boktan". Yaşamak buna istinaden. Ama elma beni seviyor diye onu sevmem gerekmez ya, en azından bugün...
Maske ölmek isteğidir sevgilim gerisingeriye dönen etiket
bak gökyüzünde takma bulutlar
ümitlerini yükseğe ayarla
ve bataklık halılarında dinlen
ey kutsal beden
sana da gelecek sıra
pilindeki kuraklık yetmiyor değil mi
hatıranın yüksek gerilimine
başkalarının bantlarında batıp çıkıyor sesin
kağıttan intihar kuleleri
eteklerinde dipnotlarıyla devrildi tek tek
bilgisayarının depoladığı vahşetten çıkış alıyor
yeni bir maskenin formülleri
granite dönüşsün diye iskelet iskelet ve etiket
Doğru, kolay silinebilir bir muşambadır seks
ateşten geçirir karton filmleri
bazukalar altında kadife gece
leoparlar öldü sevgilim, parslar, jaguarlar
çölü olmayan bedeviler, platoların yeni aynalar
tinerle sil maskeni, ekrandaki görüntünü ayarla
volümünü kıs kalbinin, dahili hatta seni arıyorlar
/Murathan Mungan -(Haziran 1991,Ludwighafen)
Devinimsizlik yasası
Sarı mermerden
... iki kolu hafif kalkık avuçları yere doğru açık başı yukarıya doğru çevrilmiş, uzun saçlı genç kız heykelini suya bıraktı heykeltraş. Heykel yuvarlanarak dibe gitti. Gülümsemesi suyun yüzeyindeki kıpırdamayla birlikte sanki, giderek kahkaha atmaya hazırlanıyormuş hissini veriyordu bakıldığında.
Denizin rüzgarla yavaş kırışıp kıpırdaması heykelin kollarını da gülümsemesi gibi hareketlendiriyor, kıpırdatıyordu. Heykeltraş dört heykelini de suya attı. Hızla yakındaki atölye bahçesine gitti. Çok uzaktan Kerkiralı korsanların teknesi gittikçe yaklaşıyordu. Belirsiz siyah leke giderek ince uzun bir yelkenliye dönüşmekteydi. Haber kısa bir süre önce gelmişti. Tıpkı beş sene önce olduğu gibi yine yağmaya uğrayacaktı köyleri. Vakitleri yoktu bir an önce kaçmalıydılar. Heykeltraşın karşısında iki heykel kaldı; biri en son yaptığı çömelmiş üç çocuk arasındaki yerdeki bir balığa bakıyor, diğeri henüz bitirmediği yarım kalmış yaşlı bir kadınla torunu.
Kalakaldı. Saklayacağı ve korsanların gelmediği, tırmanmadıkları bol mağaralı dağ köyüne koşarak, yürüyerek gidecekti ve sadece bir heykeli ancak yanında taşıyabilirdi. En son bitirdiği ve en sevdiği heykeli mi yoksa henüz neye benzeyeceğini bilmediği, henüz tamamlanamadığını mı almalıydı. Karar vermesi kısa sürdü. Tamamlamadığını kucakladı ve üç çocukla balığa son bir kez buruşmuş yüzünde acı bir ifade ile baktı. Ve koşarak çıktı. Telaşla bağıran koşuşan insanların arasına katıldı. Aradan dört gün geçti. Tepeden izlediler, köyün yangını hala sürerken korsan gemi limandan ayrılıp uzaklaşmaya başladı. Yağmalama bitmişti demek ki. Eh en azından artık beş-altı yıl gelmezlerdi. Yine herkes koşarak köye yöneldi, acaba nelerle, hangi hasarlarla karşılaşacaklardı. Heykeltraş evinin bahçe duvarına yaklaştığında kalbi küt küt atmaya başladı. Kucağında soğuk sarı mermerden heykeli nedense sıkıyordu.
Akşam vakti önce gölgesi girdi/düştü avluya sonra kendisi ve gözlerine inanamadı. Üç çömelmiş çocuk bıraktığı gibi ortalarındaki balığa sevgi ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. Hiç dokunmamışlardı. Kıyıya gitti eski bir duvarın köşesinde gizli, kımıldayan suda genç kız sapsarı yüzü ile gökyüzüne ve kendisine gülümsemeye devam ediyordu, tıpkı son kez ayrılırken gördüğü gibi, bıraktığı gibi.
...
Uygarlığın barbarlığı yendiği savaşın anısına Pergamonlular hümanizmanın, insancıllığın heykelini yaptılar. Galatlı Savaşçılar heykel grubunun ana konusu; insan sevgisi ve ölümdür. Galatların kimliğinde ölüm, barbarlığın son bulması isteğinin yanı sıra düşmanın güçlülüğü ve çekiciliği karşısında güzellik örtüsüne büründü. Kim bilir?..
Tuncu ve mermeri biçimlendiren insan ölümü de pek ala biçimlendirebilir. Hem de bundan 2.000 yıl önce ve olağanüstü el hüneriyle.
Kimine göre Roma Capitolino Müzesi'nde bulunan Ölen Trampetçi heykeli, Bergama Kralı 1.Attalos'un Galatlara karşı kazandığı zafer onuruna yaptırdığı anıtı bütünleyen ve çevreleyen dört heykelden biridir. Ölen Trampetçi, Kendini Öldüren Galatlı gibi benzer özellikler taşır, taşımasına ama yaralıdır ve göğsünden kan akar. Bir eliyle sağ dizini tutarken diğer eliyle yere yaslanır. Kırık bir trampet iki eli arasında uzanır ve titreyen parmakları ona dokunma çabasındadır. Sanki mermer dillenir, trampetçinin dramını, öyküsü anlatır.
Kendini Öldüren Galatlı gücünü ver saldırganlığını haykırırken, Ölen Trampetçi kimseye aldırmayan, umutsuz acı çeken bir insandır. Vücudunun bükülüşü ve ifadesindeki derinlik...
Pergamonlular'ın yaptığı bu heykeller topluluğu o güne kadarki sanat anlayışının dışına çıkar. Heykeli yapılanlar o kentin ya da ülkenin kahramanı, önderi değil, savaşılan, ölünen, öldürülen düpedüz düşmandır. Üstelik bu düşman güzeldir, yakışıklıdır, soyludur, onurludur. Heykelleri tasarlayan sanatçılarla onların yapılmasını sağlayan yöneticiler insancıl düşüncelerin enginliğiyle yüklüdür.
Bu söylem tuhaftır kimine göre, kurallara aykırı bir söylemdir. Bu "barok" bir anıttır. Kimileri bu söylemi 17. yüzyılda Avrupa'ya yayılan, adını birbirine benzemeyen, düzensiz inci tanelerinden alan, bu sanat anlayışını barok sanatın öncüsü sayarlar. Ah Avrupa!
Ünlü Romalı yazar Pilinius, Epigenos adlı Pergamonlu bir heykeltraşın ölen bir trampetçinin heykelini yaptığını yazar. Beriki, bu iki heykelin yapım stillerinin benzemediğini, yontucularının ayrı olduğunu yazar. Her kim olursa olsun, hangi zamanda yapılırsa yapılmış olursa olsun, Roma'daki müzede bulunan heykeller, öznelerinde ölüm de olsa yontucuların güzelliğe ve insan sevgisine olan tutkularını gösterir.
Pergamon Kralı 1.Attalos böylesine muazzam heykeller yaptırmakla ve bunları kentin en alımlı yerine dikmekle bir yandan Galatlara karşı kazandığı zaferi gelecek kuşaklara aktarırken, diğer yandan Pergamonlular'ın insanlığa olan savgısını taşa, tunca mı dönüştürür, bilinmez...
Pergamon düşüncesi, ilk çağın karanlıklarında, kaba gücün ya da barbarlığın egemen olduğu bu dünyada kendinden önce birikmiş bilgiyi toparlayan , yeniden yorumlayan, sistematik bir biçimde saklayan bir düzeye ulaştı ve bu düşünce biçimi, edindiği birikimi yaşamın birçok alanında maddi üretim için kullanabildi.
Tarih öncesinden gelen koyu karanlık zamanlarda insanlık var olmak için doğayla kıyasıya savaştı. Doğayı anlamaya, kavramaya çabaladı. Ardından doğaya üstün geldi -maalesef. Toplumsal yaşayışı örgütledi. Tüm bu süreçlerde, yaşanan zorluklar insanlığı zaman zaman acımasız, sert, kaba bir gelişme göstermeye yöneltti.
Tarih içinde sanat, bu yönelişe karşı insan düşüncesinin ilk tepkisidir -bence.
Belki de bu yüzden Anadolu denilen bu toprakların kimi 21. yüzyıl insanı heykele tahammül edemiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
